İKSİR
Geçici Vatandaş

Geçici Vatandaş: Japonya

İksir DergiOn Birinci Sayı, Ekim 2026

Japonya’ya gitmeden önce kafamda bir Japonya vardı. Anime, teknoloji, hızlı trenler, tapınaklar, kırmızı kapılar, kalabalık Tokyo caddeleri… Filmlerden, fotoğraflardan ve yıllar içinde gördüğümüz yüzlerce görüntüden oluşan bir Japonya.

Sonra Japonya’ya gittim ve gördüğüm şey kafamdakinden çok daha renkli, çok daha tuhaf ve kesinlikle çok daha güzeldi.

Her şeyden önce uzak. Gerçekten uzak. Saatlerce süren yolculuğun ardından Osaka’ya indiğimde uzun zamandır ilk kez “Ben dünyanın başka bir tarafındayım” hissini yaşadım. Avrupa’da başka bir ülkeye gittiğinizde değişen şeyleri hemen fark edersiniz ama yine de size tanıdık gelen bir şeyler vardır. Japonya’da ise ilk günlerde nereye baksam yeni bir şey görüyordum.

İlk durağım Osaka’ydı ve Japonya daha ilk günden bütün renklerini göstermeye başladı. Japonca tabelalar, dev ekranlar, anime karakterleri, oyun salonları, küçücük restoranlar, otomatik makineler… Üstelik Japonya’da neredeyse her şeyin bir sesi var. Dükkânlardan anonslar geliyor, makineler konuşuyor; bir süre sonra bu da ülkenin o rengârenk dünyasının bir parçası oluyor.

Ama beni asıl şaşırtan bütün bu hareketliliğin içindeki saygıydı. Şehirler kalabalık ama insanlar birbirlerinin alanına inanılmaz derecede saygılı. Metroda, sırada, restoranda, sokakta… Milyonlarca insanın aynı anda hareket ettiği bir yerde görünmeyen bir düzen var. Kalabalığın içinde bile insan kendisini rahatsız edilmiş hissetmiyor.

Osaka’dan sonra karşıma bambaşka bir Japonya çıktı. Tapınaklar, ormanlar, bambular ve tabii ki o kırmızı torii kapıları…

Kyoto’da Fushimi Inari’nin torii’lerinin arasından yürürken, daha önce yüzlerce fotoğrafta gördüğüm bir görüntünün bu kez gerçekten içinde olduğumu fark ettim. Arka arkaya dizilmiş kırmızı kapılar, etrafınızdaki yeşillik ve ilerledikçe devam eden yol… Bazı yerleri o kadar çok fotoğrafta görüyorsunuz ki gerçeğiyle karşılaşınca etkisini kaybedeceğini düşünüyorsunuz. Bende tam tersi oldu.

Bambu ormanları da öyleydi. Gökyüzünü kapatacak kadar yükselen bambuların arasında yürürken birkaç saat önce bulunduğunuz şehirden o kadar uzaklaşıyorsunuz ki aynı ülkede olduğunuzu unutuyorsunuz. Lotus çiçeklerinin olduğu o yemyeşil alanlarda ise seyahat boyunca nadiren bulduğum gerçek bir sessizlik vardı. Su, lotuslar, ağaçlar, yeşilin tonları…

Tapınaklarda zaman biraz daha yavaşlıyor. Tütsü kokuları, ahşap yapılar, insanların sessizce gerçekleştirdiği ritüeller… Teknolojiyi hayatının her noktasına sokmuş bir toplumun yüzlerce yıllık geleneklerine bu kadar bağlı olması beni çok etkiledi. Belki Japonya’yı bu kadar özel yapan şeylerden biri de bu: Modern olmak için geçmişinden vazgeçmemiş, geleneklerini korumak için de geleceğin gerisinde kalmamış.

Sonra Nara…

Japonya’da unutmayacağım yerlerden biri kesinlikle Nara olacak. Çünkü bir şehre gidip sokakta geyiklerle karşılaşmak zaten başlı başına farklı bir deneyim. Ama Nara’nın geyikleri uzaktan bakıp fotoğrafını çektiğiniz hayvanlar değil; adeta şehrin sakinleri. Sizinle yürüyor, yanınıza geliyor, yiyecek bekliyorlar. Onlara özel krakerlerden aldığınız anda da artık aranızdaki ilişkinin şartlarını onlar belirliyor.

Bir de meşhur selamları var. Bir geyiğin karşınızda başını eğerek sizi selamlaması, sizin de farkında olmadan ona doğru eğilip karşılık vermeniz… Bir noktada insan “Dünyanın öbür ucuna geldim ve şu anda bir geyikle karşılıklı selamlaşıyorum” diye düşünüyor. Seyahatin en eğlenceli anılarından biri kesinlikle buydu.

Şehre geri döndüğünüzde ise Japonların hayatı kolaylaştırma konusundaki becerisine tekrar tekrar şaşırıyorsunuz. Ben seyahat boyunca sürekli aynı şeyi düşündüm: Sanki dünyadaki her şeyin kolayını Japonlar bulmuş.

Sipariş vermek, ödeme yapmak, bir yerden bir yere gitmek… Otomatlar her yerde. Tuvaletler zaten başlı başına bir teknoloji ürünü. En küçük gündelik ihtiyaç için bile “Bunu nasıl daha pratik hale getiririz?” diye düşünmüşler gibi. İnsan sürekli “Biz bunu neden böyle yapmıyoruz?” diye soruyor.

Ve marketler…

Japonya’daki 7/24 açık marketlerle ilişkim kısa sürede seyahatin önemli bir parçasına dönüştü. Gece acıktın, market. Sabah kahve, market. Trene bineceksin, market. Canın tatlı istedi, market. Ne olduğunu tam anlamadığın ama paketi güzel göründüğü için denemek istediğin bir şey gördün, yine market.

Bir süre sonra 7-Eleven, FamilyMart ve Lawson market olmaktan çıkıp günlük rutininize dönüşüyor. Sürekli bir şeyler yiyip içiyorsunuz. Üstelik bizim “marketten alınan hazır yemek” anlayışımızla pek ilgisi yok. Rafların önünde bile neyi deneyeceğinize karar vermeye çalışırken vakit geçiriyorsunuz.

Zaten Japonya’da yeme içme başlı başına ayrı bir seyahat. Ramen, udon, sushi… Küçücük bir restorana girip birkaç kişilik bir tezgahta unutamayacağınız bir yemek yiyebiliyorsunuz. Ve tabii Wagyu… Japonya’da yediğimde neden bu kadar meşhur olduğunu daha iyi anladım. Etin dokusu, yağın dağılımı ve ağızda bıraktığı tat gerçekten farklı.

Bir diğer şaşkınlığım Shinkansen oldu. Japon hızlı trenlerinin ne kadar meşhur olduğunu hepimiz biliyoruz ama bilmek başka, içinde olmak başka. İstasyona giriyorsunuz ve kısa süre sonra inanılmaz bir hızla ülkenin başka bir şehrine gidiyorsunuz. Beni şaşırtan yalnızca trenin hızı değil, bütün sistemin bu kadar kusursuz çalışmasıydı.

Ve sonra Tokyo…

Tokyo’ya geldiğimde artık Japonya’ya şaşırmaya alıştığımı düşünüyordum. Yanılmışım.

Tokyo sanki hiç kapanmıyor. Gündüz alışveriş, akşam alışveriş, gece alışveriş… Saat kaç olursa olsun bir yer açık, birileri bir şey yiyor, birileri bir şey satın alıyor. Her yer mağaza, her yer insan ve neredeyse herkesin elinde bir poşet var. Tokyo’daki bu bitmek bilmeyen alışveriş hali bana gerçekten çok tuhaf geldi. Bir süre sonra siz de onlara katılıyor, hatta bazen ne aldığınızı ya da neden aldığınızı sorgulamayı bırakıyorsunuz.

Özellikle gece şehrin enerjisi bambaşka. Dev ekranlar, ışıklar, anime dünyası, mağazalar, restoranlar ve binlerce insan… Çocukluğumuzdan beri filmlerde gördüğümüz Japonya’nın içine girmişsiniz gibi.

Ve tabii Shibuya.

Filmlerde, dizilerde, reklamlarda defalarca gördüğümüz o kalabalık yaya geçidi. Işık yeşile dönüyor ve bir anda binlerce insan farklı yönlerden birbirine doğru yürümeye başlıyor. Ekrandan izlerken yalnızca büyük bir kalabalık görüyorsunuz. O kalabalığın içinde yürürken ise his bambaşka.

Karşıdan karşıya geçerken bir an etrafıma baktım ve aklımdan tek bir şey geçti:

“Ben gerçekten Tokyo’dayım.”

Bazen bir seyahati unutulmaz yapan şey büyük olaylar değil, böyle birkaç saniyelik fark edişler oluyor.

Japonya’yı düşündüğümde de aklıma tek bir görüntü gelmiyor. Osaka’nın ışıkları, Kyoto’nun tapınakları, kırmızı torii kapıları, Nara’da bana doğru başını eğen bir geyik, bambu ormanları, Shinkansen’in hızı, lotus çiçeklerinin arasındaki sessizlik ve birkaç saat sonra Tokyo’nun hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kalabalığı…

Hepsi aynı ülkede.

Belki de Japonya’ya bu kadar hayran kalmamın nedeni tam olarak bu zıtlıklar oldu. Teknoloji var ama gelenek kaybolmamış. Kalabalık var ama saygı kaybolmamış. Dünyanın en hızlı trenlerinden birine biniyor, indiğiniz yerde yüzlerce yıllık bir tapınağın önünde durabiliyorsunuz.

Çok seyahat ettim, çok güzel şehirler gördüm. Bazılarına tekrar tekrar gitmek istedim. Ama Japonya’dan dönerken hissettiğim biraz farklıydı. Sanki bir ülkeyi gezip dönmemiştim de kısa süreliğine başka bir dünyaya girip çıkmıştım. Üstelik o dünyanın daha çok küçük bir kısmını görmüştüm.

O yüzden Japonya’yı anlatmaya çalışırken hâlâ aynı yerde takılıyorum. Tapınakları anlatıyorum, yemekleri kalıyor. Tokyo’yu anlatıyorum, Kyoto kalıyor. Teknolojiyi anlatıyorum, doğası kalıyor. Nara’daki geyikleri anlatıyorum, bambu ormanları kalıyor.

Belki de ilk defa bir Geçici Vatandaş yazısının sonunda söyleyecek çok şeyim olduğu için susuyorum. Çünkü bazı yerler görülür, gezilir ve geride bırakılır. Bazılarıysa siz döndükten sonra bile kafanızın içinde yaşamaya devam eder.

Japonya benim için onlardan biri oldu.